HAKSIZ EYLEM * ZAMANAŞIMI * CEZA DAVASI * ZAMANAŞIMI KESİLMESİ

Haksız eylem ceza kanunlarında daha uzun bir zamanaşımına tabi ise, hukuk davasında da bu uzamış zamanaşımı süresi uygulanır. Kamu davası açılması, bu davaya müdahale edilmesi, şahsi hak talebiyle kamu davasında müdahale edilmesi, Borçlar Kanunu yönünden zamanaşımını kesmez.

HAKSIZ EYLEM * ZAMANAŞIMI * CEZA DAVASI * ZAMANAŞIMI KESİLMESİ
YARGITAY HUKUK GENEL KURULU E: 2013/4-36 K: 2013/1457 T: 09/10/13

 

(...Dava,haksız haciz nedeniyle uğranılan maddi ve manevi zararın ödetilmesi istemine ilişkindir. Yerel mahkemece istemin bir bölümü kabul edilmiş; karar, davalı tarafından temyiz olunmuştur.

 

Avukat olan davalının, 13.05.2002 günü gerçekleşen dava konusu haksız haciz nedeniyle yargılanıp cezalandırılmasına ilişkin ceza mahkemesi kararı 20.01.2009 günü kesinleşmiştir.

Borçlar Yasasının 60/2.maddesi gereğince zarara yol açan eylemin aynı zamanda suç sayılan bir eylemden doğması durumunda olayda uygulanacak zamanaşımı süresi, o suçun bağlı olduğu (uzamış) ceza zamanaşımı süresidir. Olay gününde yürürlükte bulunan 765 sayılı Türk Ceza Yasası’nda düzenlenmiş olan görevi savsama suçuna ilişkin ceza zamanaşımı süresi, aynı Yasanın 102-4 maddesi uyarınca 5 yıl olup eldeki davanın açıldığı 09.03.2009 gününde bu süre geçmiştir.

Diğer yandan, beş yıllık zamanaşımı süresi geçse bile, davacının ceza davası devam ettiği sürece, ceza davasına katılarak kişisel hak isteme hakkı varsa da bu süre, ceza mahkemesince verilen cezalandırılma kararı ile sona ermiştir.

Yerel mahkemece açıklanan olgular gözetilerek, davalının süresinde ileri sürdüğü zamanaşımı süresi kabul edilip zamanaşımı nedeniyle istemin tümden reddedilmesi gerekirken, yerinde olmayan yazılı gerekçeyle davalının sorulu tutulmuş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir.)

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekte, yeniden yapılan yargılama sonunda ,mahkemece, önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davalı İ.E.K.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği düşünüldü:

Dava, haksız haciz nedeniyle uğranılan maddi ve manevi zararın öde-tilmesi istemine ilişkindir.

Davacılar dava dilekçesinde özetle, müvekkilinin ölmesine rağmen davalı avukatın haksız icra takibi ve bu takipte evinde eşi de olduğu bir sırada haciz yaptırdığını, ayrıca fazladan tahsilat yapıldığını ileri sürerek fazlaya dair hakları saklı kalmak üzere, 1.000,00TL maddi ve her iki davacı için toplam 10.000,00TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini istemişlerdir.

Davalı, davanın zamanaşımına uğradığını belirterek, davanın reddini savunmuştur.

Yerel Mahkemece, “davanın açıldığı tarihte henüz ceza davası zamanaşımı süresi dolmadığından davalının bu yönde ileri sürdüğü zamanaşımı definin kabul görmediği ve maddi tazminat talebinin sabit olmadığı" gerekçesiyle maddi tazminat talebinin reddine, manevi tazminat talebinin kısmen kabulüyle her iki davacı için 6.000,00TL nin davalıdan tahsiline karar verilmiştir.

Karar davalı asilin temyizi üzerine, Özel Daire'ce yukarıda yazılı gerekçelerle bozulmuş; yerel mahkemece, manevi tazminat yönüyle önceki kararda direnilmiştir.

Hükmü temyize, davalı asil getirmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu'nun önüne gelen uyuşmazlık; davalı hakkında ceza mahkemesinde açılan kamu davasının yapılan yargılaması sonucunda hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin karar verilmesi, Ceza Muhakemeleri Kanunu'nun 231.maddesi hükmüde dikkate alındığında, davalı hakkında ceza davasının derdest mi yoksa kesinleştirilmiş mi kabul edileceği; buradan varılacak sonuca göre de dava zamanaşımı süresinin dolup dolmadığı, noktalarında toplanmaktadır.

Görülmekte olan davanın hukuksal dayanağı haksız fiildir.

Bu nedenle, haksız fiil ve zamanaşımı kavramları ile bu hukuki mües-seselerin kanuni düzenlemeleri üzerinde durulmasında yarar vardır.

Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK)'nın “haksız işlemlerden doğan borçlar”ı düzenleyen 41. maddesinde haksız fiil, “Gerek kasten, gerek ihmal ve kayıtsızlık yahut tedbirsizlik ile haksız surette diğer kimseye bir zarar ika eden şahıs o zararın tazminine mecburdur” şeklinde tanımlanmıştır.

Buna göre, haksız fiil; hukuka aykırı bir eylemle başkasına zarar vermektedir.

Haksız fiilden söz edilebilmesi için, şu dört unsurun birlikte bulunması zorunludur; öncelikle ortada hukuka aykırı bir fiil bulunmaktadır, ikinci unsur, fiili işleyenin kusurudur. Üçüncü olarak, kusurlu şekilde işlenen ve hukuka aykırı olan bu fiil nedeniyle bir zarar doğmalıdır. Nihayet, doğan zarar ile hukuka aykırı fiil arasında nedensellik bağı bulunmalıdır. Bu unsurların tümünün bir arada bulunmadığı, bir veya birkaç unsurun eksik olduğu durumlarda, haksız fiilin varlığından söz edilmez.

Öte yandan, özel hukukta teknik bir kavram olan zamanaşımı, bir hakkın kazanılmasında veya kaybedilmesinde kanunun kabul etmiş olduğu sürenin tükenmesi anlamına gelmektedir.

818 sayılı Borçlar Kanunu (BK)'nın 125-140'ncı maddeleri arasında düzenlenen zamanaşımı, hakkın ileri sürülmesini engelleyici nitelikte olup, alacak hakkı alacaklı tarafından, yasanın öngördüğü süre ve koşullar içinde talep edilmediğinde etkin bir hukuki himayeden, başka bir deyişle, dava yolu ile elde edebilme olanağından yoksun bırakılmaktadır. Zamanaşımına uğrayan alacağın tahsili hususunda Devlet kendi gücünü kullanmaktan vazgeçmekte, böylece söz konusu alacağın ödenip ödenmemesi keyfiyeti borçlunun iradesine bırakılmaktadır. Şu halde zamanaşımına uğrayan alacak ortadan kalkmamakla beraber, artık doğal bir borç (Obligatio naturalis) haline gelmektedir. Ancak belirtmek gerekir ki, alacağın salt zamanaşımına uğramış olması, onun eksik bir borca dönüşmesi için yeterli değildir; bunun için borçlunun, kendisine karşı açılmış olan alacak davasında alacaklıya yönelik bir def'ide bulunması gerekir. (HGK'nın 05.05.2010 gün ve E:2010/8-231, K:255 sayılı ilamı).

İşte zamanaşımı hukuki niteliği itibariyle, maddi hukuktan kaynaklanan bir def'i olup; usul hukuki anlamında ise, bir savunma aracıdır (Kuru, Baki: Hukuk Muhakemeleri Usulü, Cilt:IV, İstanbul 2001, Cilt:2, s.1761; Von Tuhr. A.: Borçlar Hukuku (C.Edege Çevirisi), Ankara 1983, Cilt: 1-2, s.688 vd.; Canbolat, Ferhat: Defi ve İtiraz Arasındaki Farklar vd.; HGK'nın 06.04.2011 gün ve E:2010/9-629, K:2011/70 sayılı ilamı).

Haksız fiillerde zamanaşımı ise, mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 60. maddesinde ayrıca düzenlenmiştir.

Anılan maddenin birinci fıkrasında; “Zarar ve ziyan yahut manevi zarar namiyle nakdi bir meblağ tediyesine müteallik dava, mutazarrır olan tarafın zarar ve failine ıttılaı tarihinden itibaren bir sene ve her halde zararın müstelzim fiilin vukuundan itibaren 10sene mürurundan sonra istima olunmaz.” Denildikten sonra; aynı maddenin ikinci fıkrasında, ceza dava zamanaşımına yollamada bulunularak; “Şu kadar ki zarar ve ziyan davası, ceza kanunları mucibince müddeti daha da o müruruzaman tatbik edilir.” Hükmü getirilmiştir.

Madde metninden açıkça anlaşılacağı üzere, haksız fiillere uygulanacak üç ayrı zamanaşımı süresi belirlenmiştir.

Bunlar, zarar görenin ‘zarar'ı ve ‘fail'i öğrendiği tarihten itibaren işlemeye başlayacak olan 1 yıllık kısa süreli zamanaşımı; fiilin ‘vukuundan' itibaren işleyecek on yıllık kesin süreli zamanaşımı ve fiilin aynı zamanda suç oluşturduğu durumlarda uygulanacak olan uzamış (ceza davası) zamanaşımı süreleridir.

BK'nın 60.maddesinin 1.fıkrasına göre, haksız fiil nedeniyle tazminat davası açma hakkı zarar görenin, zararı ve haksız eylemi öğrenmesinden itibaren başlayacak ve bir yılda zamanaşımına uğrayacaktır. Burada önemli olan zararı ve tazminat sorumlusunu öğrenmektir. Öğrenebilecek durumda olmak zamanaşımının işlemeye başlamasına sebep olmaz. Zarar ve sorumludan hangisi daha sonra öğrenilirse, zamanaşımı son öğrenme gününden itibaren işlemeye başlar. Eğer zarara uğrayan tüzel kişi ise, dava açmaya yetkili organın öğrenmesi dikkate alınır.

Bir yıllık sürenin başlaması için zarar görenin, zarar ile birlikte tazmin borçlusunu da öğrenmiş olması gerekir. Kusur sorumluluğunda fail, kusursuz sorumlulukta kanunen sorumlu görünen kişinin öğrenilmesi gerekir.

BK'nın, m.60/2.fıkrasında düzenlenen ceza davası zamanaşımı süresi tayin edilmiş olmadıkça, haksız eylemden doğan maddi ve manevi zararların tazmini için açılacak davalarda BK'nın 60.maddesinde öngörülen zamanaşımı uygulanmak gerekir.

Öğretide ve yargısal inançlarda, BK'nın m.60/2'deki hükmünün anlam ve amacı şu şekilde açıklanmaktadır.

Haksız fiillerin bir kısmı, sadece özel hukuk açısından değil, ceza kanununda ya da ceza hükümlerini taşıyan özel kanunlar bakımından da sorumluluğu gerektirir. Haksız fiilin faili, yeni sorumlusu genellikle daha ağır sonuçları olan ceza kovuşturmasına konu olabileceği sürece, zarar görenin haklarını yitirmesinin mantık dışı olacağı kuşkusuzdur.

Bu bakımdan haksız eylem aynı zamanda ceza kanununda ya da ceza hükümlerini taşıyan özel kanunlarda suç teşkil ediyorsa ve bu yasalarda, bu eylem için daha uzun bir zamanaşımı süresi tayin edilmişse, tazminat davası da ceza davasına ilişkin zamanaşımı süresine tabi olur.

Bu hususa, 07.12.1955 gün ve 17/26 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında da vurgulanmıştır. Zira, ceza davasının zamanaşımı “suçun türüne göre değişmekle beraber" çoğunlukla, BK'nın m.60/I'deki özel hukuk zamanaşımından daha uzundur.

O halde, fail hakkında açılmış bir ceza davası devam eder ve fakat o davaya şahsi davacı olarak zarar görenin katılma imkanı sağlanmaz ya da o uzun süreye denk olarak hukuk mahkemesinde (hele ceza davası devam ederken) tazminat davası açılmasına izin verilmezse, denge bozulmuş olur.

Bu itibarla şayet zarar doğuran eylem aynı zamanda cezayı gerektirir nitelikte ise ve ceza kanununda ya da ceza hükümlerini taşıyan özel kanunlarda bu eylem için kabul edilen zamanaşımı süresi, BK'nın daki bir yıllık süreden daha kısa ise, o zamana yine BK.m.60/I olayı uygulanacak; bu Kanunlarda tayin edilen zamanaşımı süresi BK.m.60/I'deki süreden daha uzun ise, o zaman tayin edilen uzun süre, tazminat davaları için de uygulama yeri bulacaktır. Böyle bir durumda uygulanması söz konusu olan ceza davası zamanaşımı süresi ise, fiilin gerçekleştiği tarihe göre uygulama alanı bulacak olan mülga 765 sayılı TCK'nın 102(veya halen yürürlükteki 5237 sayılı TCK'nın 66.) maddesine göre belirlenecektir.

Hemen belirtmek gerekir ki; BK m.60/II deki zamanaşımı, tamamen özel hukuka ait bir durum olup, zamanaşımını durduran veya kesen nedenler yönünden ise, mülga 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 102,104 ila 107.maddeleri gereği, aksine BK'nın, 132 ila 137.maddeleri uygulama alanı bulacaktır.

Öte yandan, tazminat davaları daha uzun süreleri ceza davasına ilişkin zamanaşımının uygulanması için fiil hakkında ceza davasının açılmış veya mahkumiyet kararı verilmiş olması gerekli değildir; sadece cezalan-dırıması kabil bir eylemin işlenmiş olması, bir diğer söyleyişle, haksız fiilin suç niteliğini taşıması yeterli değildir. Bununla beraber hukuk hakimi, ceza tertibine ilişkin olarak ceza hakimince verilen veya suçun işlendiğini ya da işlenmediğini kesinlikle tespit eden bir hüküm varsa, bununla bağlıdır (BK.m.53).

Ancak, ceza haklimi eyleminin suç olup olmadığı üzerinde durmaksızın delil yetersizliği nedeniyle beraat kararı vermiş olursa, hukuk hakimi bununla bağlı olmayarak, haksız eylemin suç niteliğini taşıyıp taşımadığını araştırır. Bunun gibi ortada böyle bir hükmün bulunmaması halinde de hukuk hakimi, cezai sorumluluğu gerektiren bir eylemin işlenmiş olup olmadığını serbestçe inceleyip takdir eder ve olaya uygulanacak zamanaşımını belirler.

Bundan başka, işlenen eylemin, kovuşturulması şikayete bağlı bir suç teşkil edip etmemesi de önemli değildir. Zira bu yön, ceza davasının açılabilmesinin bir şartıdır. Bir bakımdan şikayet süresinin (mülga TCK.m.108) geçirilmesinden ötürü, ceza davasının açılmamış olması, bu davaya ilişkin zamanaşımı süresinin tazminat davasına uygulanmasına engel değildir (Hukuk Genel Kurulu'nun 03.06.1953 gün ve E:4/71,K:77 sayılı ilamı).

Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 60.maddesinin 2.fıkrasıyla, haksız fiilin ceza kanunları gereğince müddeti daha uzun zamanaşımını tabi bir suç teşkil etmesi halinde tazminat davasının ceza davası zamanaşımını tabi olacağı ve ceza davasından önce zamanaşımına uğramayacağı yolunca sevk edilmiş olan hüküm karşısında, ceza davası devam ettiği müddetçe zarar gören ceza mahkemesinden tazminat talep edebileceğinden, haksız fiilin Devlet tarafından takibi mümkün olduğu sürece tazminat davasının açılmamasını kabul etmemek, anlamsız olacağı gibi bir çelişkiyi de ortaya çıkaracaktır.

Uzamış ceza davası zamanaşımının uygulanması için, davacının ceza davasına katılması koşul değildir.

Hemen burada, mülga 765 sayılı Türk Ceza Kanunu (TCK)'ndaki zamanaşımı düzenlemesi üzerinde durulmasında da fayda bulunmaktadır.

Mülga 765 sayılı TCK'nın 102. maddesindeki süreler, “kamu davası açma süreleri” ve 112. maddesindeki süreler, "cezaları ortadan kaldıran süreler” (hükmedilen cezaların zamanaşımına uğrama süreleri) idi.

Tazminat davalarında uygulanacak ceza davası zamanaşımı süreleri, eyleme kişileştirme sonucu verilen ceza miktarına göre değil, eylemin uyduğu maddede öngörülen cezanın yukarı haddine göre belirlenecektir.

Yargıtay Büyük Genel Kurulu'nun (YBGK) 03.06.1942 gün ve E:1941/36, K:1942/15 sayılı içtihadı birleştirme kararında açıklandığı üzere “ceza davası zamanaşımı mahkemece belirtilen ve hükmolunan ceza miktarına göre değil, mülga 765 sayılı TCK'nın 102.maddesinin her bendinde sıralandığı üzere cürümlerin ve kabahat eylemlerinin gerektiği cezalara göre hesaplanmaktadır.”

Daha açık bir anlatımla, hukuk mahkemelerinde açılacak tazminat davalarına uygulanacak ceza davası zamanaşımı süresi, mahkemece ağırla-tıcı veya hafifletici nedenler dikkate alınarak hükmedilen (kişisel) ceza sürelerine göre değil mülga 765 sayılı TCK m.102'de (5237 sayılı yeni TKC m.66'da) ayrı ayrı gösterilen üst (tavan) süreler zerinden hesaplanacaktır.

Eski TCK'nın 102.maddesinin ilk dört bendinde cürümlere ve son iki bendinde kabahatlere ilişkin cezalar yer almış ve kamu davasını ortadan kaldıran süreler sıra ile 20315,10,5 yıl ve 2 yıl ile 6ay olarak belirlenmiştir.

Nitekim, aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulu'nun 22.02.2011 gün ve E: 2011/4-640, K: 2012/89 sayılı ilamında da benimsenmiştir.

Öte yandan, mülga 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu (CMUK)‘un yürürlükte olduğu dönemde (20.08.1929-31.05.2005)şahsi hak talebinde bulunmanın zamanaşımı süresi üzerindeki etkisine de değinmekte yarar vardır.

Mülga 1412 sayılı CMUK'un 350 ila 358. Maddeleri arasında “şahsi dava” düzenlenmiş; aynı Kanunun 365.maddesinde ise, kamu davasına müdahale ve şahsi hak talebinde bulunma düzenlenmişti. Buna göre, suçtan zarar gören kişi, kamu davasına müdahale etmek suretiyle şahsi hak talebinde bulunma imkanına sahipti.

Ne var ki, 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Kanunu'nda şahsi davaya yer verilmediği gibi, ceza davasına müdahale etmek suretiyle şahsi hak talebinde bulunma imkanına da yer verilmemiştir. Böylece, ceza davasında şahsi hak talebinde bulunma olanağı, 01.06.2005 tarihi itibariyle ortadan kaldırılmıştır.

5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunu'nun Geçici 1. maddesinde “Bu Kanunun Yürürlüğe girdiği tarihten önce ceza mahkemelerinde açılmış bulunan davalardaki şahsi hak talepleri, görevsizlik kararı verilmeyerek bu mahkemelerce sonuçlandırılır.” Biçimindeki düzenlemeyle de, uygulamada ortaya çıkabilecek olası sorunlara çözüm öngörülmüştür.(Aynı yönde bakınız. Ceza Genel Kurulu'nun 24.06.2008 gün ve E:2008/1-126, K:2008/177 sayılı ilamı).

Görüldüğü üzere, 01 haziran 2005 tarihinden itibaren ceza mahkemelerinde açılan kamu davalarında kişisel hakka hükmedilemeyeceği gibi, bu talepler hakkında görevsizlik kararı verilmesi gerekmektedir.(Aynı yönde bakınız. Ceza Genel Kurulu'nun 27.12.2011 gün ve E:2011/3-267, K:2011/297 sayılı ilamı).

Nihayet, kamu (ceza) davasının açılmış olması, bu davaya müdahale talebinde bulunulması ve hatta şahsi hak(tazminat talebi) saklı tutulmak suretiyle kamu davasına müdahale talebi, haksız fiilden (suçtan) doğan tazminat alacağı için, BK'nın 133.maddesi bakımından zamanaşımını kesen bir neden olarak kabul edilemez. (Aynı yöndeki görüş için bakınız. Baki, Kuru : Hukuk Muhakemeleri Usulü, Cilt: II, İstanbul 2001, Sahife: 1658 vd.; HGK'nın 11.05.1977 gün ve E:1976/4-3068, K:1977/468 sayılı ilamı).

Yeri gelmişken hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının hukuki niteliği ve uyuşmazlığa etkisini incelemekte yarar bulunmaktadır.

Mahkumiyet kararı bir hükümdür ve temyiz yasa yoluna tabidir. An-cak,hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen hallerde, bu mahkumiyet hükmü açıklanmamış durumdadır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı ise bir hüküm değildir.

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu, hukukumuzda ilk kez 5395 sayılı Çocuk Koruma Yasası'nın 23.maddesi ile çocuklar hakkında, 19.12.2006 tarihinde yürürlüğe giren 5560 sayılı Yasanın 23.mad-desiyle 5271 sayılı Yasanın 231.maddesine eklenen 5-14.fıkralar ile de büyükler için kabul edilmiş, aynı Yasanın 40.maddesiyle 5395 sayılı Yasanın 23.maddesi değiştirilme suretiyle, denetim süresindeki farklılık hariç olmak koşuluyla, çocuk suçlular ile yetişkin suçlular hükmün açıklanmasının geri bırakılması açısından aynı koşullara tabi kılınmıştır.

Nitekim, Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 19.02.2008 gün ve 346-25 sayılı kararında da bu husus; “sanık hakkında kurulan mahkumiyet hükmünün hukuki bir sonuç doğurmamasını ifade eden ve doğurduğu sonuçlar itibariyle karma bir özelliğe sahip bulunan hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu, denetim süresi içinde kasten yeni bir suçun işlenmemesi ve yükümlülüklere uygun davranılması halinde, geri bırakılan hükmün ortadan kaldırılarak kamu davasının 5271 sayılı CYY'nın 223. maddesi uyarınca düşürülmesi sonucu doğurduğundan, bu niteliğiyle sanık ile devlet arasındaki cezai nitelikteki ilişkiyi sona erdiren düşme nedenlerinden birisini oluşturmaktadır. Müessesenin yargılama yasasında düzenlenmiş bulunması da onun karma niteliğini de değiştirmez" denilme suretiyle de açıkça vurgulanmıştır.(Bkz. YCGK'nın 03.02.2009 gün ve E:2009/4-13, K:2009/12; Hukuk Genel Kurulu'nun 01.02.2012 gün ve E:2011/19-639, K:2012/30 sayılı ilamı).

Buna göre, 1 Haziran 2005 tarihi öncesi yukarıda belirtilen 07.12.1955 gün ve 17/26 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, ceza davası devam ettiği sürece kamu davasına müdahale etmek suretiyle şahsi hak istenebilmesine olanak tanınmaktaydı (Mülga 1412 sayılı CMUK m.365/2). Ne var ki, yukarıda vurgulandığı üzere 1 Haziran 2005 tarihinden itibaren yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK'nun da ceza davasına katılmak suretiyle şahsi hak istenebilmesine olanak tanınmadığından, bu tarih itibariyle somut olaydan 07.12.1955 gün ve 17/26 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama imkanı kalmamıştır.

Yukarıda yapılan hukuki açıklama ve saptamalar dışında somut olayın değerlendirilmesinde; davacıların ileri sürdükleri haksız fiil (haksız haciz) iddiasının gerçekleşme tarihi 13.05.2002 dir. Davalı avukat, Bandırma Ağır Ceza Mahkemesi'nin 24.12.2008 tarihli E:2008/255, K:2008/322 sayılı ilamıyla, haksız haciz nedeniyle avukatlık görevinin kötüye kullanılması suçundan mülga 765 sayılı TCK'nın 240/2.maddesi gereğince cezalandırılmış ve sonuçta 5271 sayılı CMK'nın 231.maddesi uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiştir. Davalı olan sanığın, anılan karara itirazı üzere, Balıkesir 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 20.01.2009 tarih ve 2009/88 değişik iş nosu itirazın reddine karar verilmiştir. Davacılar, 1 Haziran 2005 tarihi öncesinde anılan ceza davasına katılmışlar, ancak şahsi hak talebinde bulunmamışlardır.

Yukarda vurgulandığı üzere, mülga 818 sayılı BK'nın 60/2.maddesi gereğince zarara yol açan eylem, aynı zamanda suç oluşturması halinde uygulanacak zamanaşımı süresi, o suç için öngörülen ceza davası zamanaşımı süresidir. Buna göre, haksız eylemin gerçekleştiği 13.05.2002 tarihinde yürürlükte olan mülga 765 sayılı TCK'nın 240.maddesinde öngörülen suça ilişkin cezanın üst sınırı dikkate alındığında, aynı kanunun 102/4. maddesi uyarınca ceza davası zamanaşımı süresi beş (5) yıldır.

Bu durumda, haksız eylemin gerçekleştiği 13.05.2002 tarihi gözetildiğinde, beş(5) yıllık dava zamanaşımı süresinin 13.05.2007 tarihinde dolduğu; buna göre, eldeki davanın ise, dava zamanaşımı süresi geçtikten sonra 09.03.2009 tarihinde açıldığı anlaşılmaktadır.

Davacılar, 1 Haziran 2005 tarihi öncesinde ceza davasına katılmış iseler de, şahsi hak talebinde bulunmadıklarından, ceza davasının müdahale talebi dava zamanaşımı süresini kesmez.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında: Kusur sorumluluğunun bir gereği olarak, haczin haksızlığının bir mahkeme kararı ile saptanmasından sonra zamanaşımı süresinin işlemeye başlayabileceği, somut olayda böyle bir mahkeme kararı bulunmadığından, zamanaşımı süresinin başlamadığı; dava hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının kesinleştiği 20.01.2009 tarihinden bir(1) yıllık süre içinde açıldığından zamanaşımı süresinin geçmediği ileri sürülmüş ise de; bu görüşler yukarıda belirtilen gerekçelerle kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.

Hal böyle olunca; yerel mahkemece, açıklanan tüm bu hususlar göz ardı edilerek, hatalı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi ve bu kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Sonuç itibariyle, direnme kararının, yukarıda açıklanan değişik gerekçelerle bozulması gerekir

SONUÇ: Davalı İ.E.K.'nın temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda gösterilen değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6217 Sayılı Kanun'un 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanu-nu'na eklenen “Geçici Madde3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, aynı Kanunun 440/III(1).maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 09.10.2013 gününde oy çokluğu ile karar verildi.