Maddi manevi tazminat - Objektif dava birleşmesi -YARGITAY HUKUK GENEL KURULU Esas : 2018/375 Karar : 2019/473

Davacılar aynı olaydan kaynaklanan zarar nedeniyle davalıya karşı olan birden fazla talebini (maddi ve manevi tazminat) aynı davada birleştirmiştir. Objektif dava birleşmesi olarak adlandırılan bu durumda taleplerin her biri ayrı dava olmakla birlikte, görünüşte tek bir hüküm bulunduğundan temyiz kesinlik sınırının tespiti için maddi ve manevi tazminat istemlerinin toplanmaları gerekmektedir.

Maddi manevi tazminat - Objektif dava birleşmesi  -YARGITAY HUKUK GENEL KURULU  Esas : 2018/375 Karar : 2019/473
Yargıtay kararı
T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU

 

Esas : 2018/375
Karar : 2019/473
Tarih : 18.04.2019

 

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Davacı tarafın temyiz isteminin süresinde olduğunun anlaşılmasından ve dosyadaki tüm belgelerin okunmasından sonra gereği düşünüldü:

Dava 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46. maddesine dayalı tazminat istemine ilişkindir.

Davacılar vekili, Maliye Hazinesini davalı göstererek Samsun 1. Asliye Hukuk Mahkemesine vermiş olduğu dava dilekçesinde; dava dışı Kar Apartmanı malikleri tarafından müvekkilleri aleyhine müvekkillerinin inşa edeceği binanın kazı çalışmaları sırasında Kar Apartmanı’nın ağır hasar gördüğü iddiasıyla tazminat davası açıldığını, yargılama sırasında ihbar olunan bilirkişilerin görevlendirildiğini ve mahkemece bu bilirkişilerin raporuna bağlı kalınarak karar verildiğini, bilirkişi raporunda “Hayati tehlike arz edecek duruma gelmiş binanın bu hâli ile mesken olarak kullanılması sakıncalı olup tahliye edilmesi gerekir. Binanın onarılması veya güçlendirilmesi fayda sağlamayacak olup yıkılarak yeniden yapılması gerekir.”denildiğini, kararın Yargıtay tarafından eksik inceleme nedeniyle bozulması sonrasında da aynı bilirkişi heyetinin görevlendirildiğini, bilirkişilerce hiçbir ciddi ölçüm ve inceleme olmaksızın gözle inceleme yapılarak ek rapor düzenlendiğini, Kar Apartmanı’ndaki zararın zemin şartlarına bağlı fenni ve teknik gereklere uygun olmayan bir temel yapılmasından kaynaklandığını, yargılama sonucunda apartmanın dava tarihindeki değerinin müvekkillerce tazmin edilmesine karar verildiğini ancak apartmanın 2003’ten bu yana ayakta olduğunu ve kullanılmaya devam edildiğini, müvekkillerinin zararına yol açan mahkeme hakiminin ve hükmün zeminini oluşturan bilirkişi raporunu hazırlayan bilirkişilerin bu zararı tazminle yükümlü olduğunu, zararın hâlen devam etmesi nedeniyle davalarını belirsiz alacak davası olarak açtıklarını ileri sürerek fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydıyla 40.000TL maddi ve 20.000TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı ... vekili; ihbar olunan bilirkişiler yönünden dosyanın tefrik edilerek görev yönünden davanın reddine karar verilmesi gerektiğini, karara esas alınan bilirkişi raporunun yasal mevzuata uygun olarak düzenlendiğini ve işlemlerde ağır kusur ve kastın bulunmadığını, bilirkişi raporuna dayanılarak verilen kararın henüz Yargıtay incelemesinden geçerek kesinleşmemiş olmakla sorumluluğa ilişkin olgunun gerçekleşmediğini, HMK’nın 48. maddesinde düzenlenen ve sorumluluğu ispata yarayacak yeterli delillerin sunulmadığını, HMK’nın 46. maddesinde belirtilen koşulların oluşmadığını belirterek davanın reddini istemiştir.

İhbar olunan bilirkişiler beyan dilekçesinde; bilirkişi heyeti olarak keşifte edindikleri bilgi ve deliller ışığında, dosyanın titizlikle incelenmesi neticesinde bilim ve fenne uygun, tarafsız ve objektif bir şekilde hazırladıkları raporu ve ek raporları mahkemeye sunduklarını, davacı tarafın öne sürdüğü itirazlara ek raporlarda cevap verildiğini, keşif esnasında görülen çatlakların hem taşıyıcı sistem elemanları olan kolon-kiriş döşemelerde hem de dolgu duvarlarda görüldüğünü, buradan hareketle bilirkişi heyetinin davaya konu olan yapının tahliyesi yönünde görüş bildirdiğini, heyetin en baştan beri çok titiz bir çalışma yaptığını ve konu ile ilgili bilimsel veriler ışığında objektif ve tarafsız bir duruş sergilediğini belirterek davanın reddini savunmuştur.

İhbar olunan hâkim yargılamaya katılmamış ve beyanda bulunmamıştır.

Samsun 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 08.10.2014 tarihli ve 2014/113 E., 2014/335 K. sayılı kararı ile davaya bakmakla Yargıtay İlgili Hukuk Dairesinin görevli olduğu gerekçesiyle dava dilekçesinin görevsizlik nedeniyle reddine karar verilmiş, taraf vekillerinin temyizi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 30.06.2015 tarihli ve 2015/3286 E., 2015/8863 K. sayılı kararı ile hükmün onanmasına karar verilmiştir. Davalı vekilinin karar düzeltme istemi Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 22.02.2016 tarihli ve 2015/13287 E., 2016/2191 K. sayılı kararı ile reddedilmiştir. Kararın kesinleşmesi ve davacılar vekilinin talebi üzerine dosya ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 4. Hukuk Dairesine gönderilmiştir.

Özel Dairece yukarıda başlık bölümüne alınan gerekçe ile davanın reddine karar verilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında öncelikle, dava dilekçesinde fazlaya dair haklar saklı kalmak kaydıyla 40.000TL maddi ve 20.000TL manevi tazminat isteminde bulunulması karşısında temyiz kesinlik sınırının belirlenmesinde maddi ve manevi tazminat istemlerinin ayrı ayrı mı yoksa toplamlarının mı dikkate alınacağı, buradan varılacak sonuca göre davacılar vekili tarafından temyiz incelemesine konu edilen kararın miktar itibari ile temyizi kabil nitelikte olup olmadığı hususu ön sorun olarak tartışılmış ve değerlendirilmiştir.

Ön sorunun çözümü için konu ile ilgili kavramların ve yasal düzenlemelerin incelenmesinde fayda bulunmaktadır.

6100 sayılı HMK’nın “İhtiyari Dava Arkadaşlığı” başlıklı 57. maddesinde;

“(1) Birden çok kişi, aşağıdaki hâllerde birlikte dava açabilecekleri gibi aleyhlerine de birlikte dava açılabilir:

a) Davacılar veya davalılar arasında dava konusu olan hak veya borcun, elbirliği ile mülkiyet dışındaki bir sebeple ortak olması.

b) Ortak bir işlemle hepsinin yararına bir hak doğmuş olması veya kendilerinin bu şekilde yükümlülük altına girmeleri.

c) Davaların temelini oluşturan vakıaların ve hukuki sebeplerin aynı veya birbirine benzer olması.” şeklinde düzenleme getirilmiş iken;

“İhtiyari Dava Arkadaşlarının Davadaki Durumu” başlıklı 58. maddesinde;

“ İhtiyari dava arkadaşlığında, davalar birbirinden bağımsızdır. Dava arkadaşlarından her biri, diğerinden bağımsız olarak hareket eder.” hükmü getirilmiştir.

Aynı Kanun’un “Davaların Yığılması” başlıklı 110. maddesinde ise;

“Davacı, aynı davalıya karşı olan, birbirinden bağımsız birden fazla asli talebini, aynı dava dilekçesinde ileri sürebilir. Bunun için, birlikte dava edilen taleplerin tamamının aynı yargı çeşidi içinde yer alması ve taleplerin tümü bakımından ortak yetkili bir mahkemenin bulunması şarttır.” amir hükmüne yer verilmiştir.

Gerekçesi açısından bugün de geçerliliğini koruyan 07.02.1945 tarihli ve 4/19 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere, dava dilekçesinin talep sonucu bölümünde davacı, neye karar verilmesini (başka bir ifade ile davalının neye mahkum edilmesini) istediğini açıkça yazar (HUMK m. 179/3, HMK m. 119/d). Kuşkusuz talebin birden fazla kalemleri kapsaması hâlinde de davacının talep sonucu, asıl talep ve yardımcı (fer'i) talepler olmak üzere iki bölümden oluşur. Davacının birden fazla davasını aynı dava dilekçesi ile açması hâlinde, bu durum "objektif dava birleşmesi" olarak tanımlanır ve davacının, her davaya ait talep sonucunu açıkça ve ayrı ayrı göstermesi gerekir (Kılıç, H.; Açıklamalı İçtihatlı Hukuk Muhakemeleri Kanunu, Ankara 2011, C.I, s. 1454 vd).

Doktrinde objektif dava birleşmesi ya da kümülatif dava yığılması olarak adlandırılan kurum, yeni Kanunumuzda “davaların yığılması” terimi benimsenerek düzenlenmiştir. Davaların yığılmasının usul ekonomisine ve çelişkili kararlar verilmesini engellemeye hizmet ettiği kabul edilmektedir.

Davacının aynı davalıya karşı olan birbirinden bağımsız birden fazla talebini, aralarında bir derecelendirme ilişkisi yani aslilik-ferilik ilişkisi kurmadan aynı dava dilekçesinde ileri sürmesine davaların yığılması denir. Bu dava çeşidinde taleplerin tümü birbirinden bağımsız, eş değer ve aynı derecede öneme sahiptir. Her bir talep farklı edimlerin gerçekleştirilmesine yönelmiştir.

Davaların yığılması söz konusu olduğunda, görünüşte tek dava, gerçekte ise talep sayısınca dava mevcuttur. Her bir talep için dava dilekçesinde vakıaların ayrı ayrı belirtilmesi ve ispat edilmesi gerekir. Mahkeme de her bir talep hakkında ayrı ayrı inceleme yapacaktır, taleplerden birinin kabulüne diğerinin ise reddine karar verebilir. Yani, görünüşte tek hüküm, gerçekte ise talep sayısınca hüküm mevcuttur. Mahkeme, taleplerin tümü hakkında ayrı ayrı karar vermek ve bunları hüküm fıkrasında göstermek zorundadır. Mahkemenin, taleplerin tümü hakkında tek ve aynı şekilde karar verme zorunluluğu yoktur. Dava şartları, her bir talep bakımından ayrı ayrı belirlenir (Pekcanıtez, H./Özekes, M./Akkan, M./ Taşkorkmaz, H.; Medeni Usul Hukuku, C. II, s. 1092,1093 vd).

Önemle vurgulanmalıdır ki; kesinlik sınırının belirlenmesi kamu düzenindendir ve kesinlik sınırı belirlenirken davanın değeri esas alınır. Davanın değeri ise genel anlamıyla, bir davadaki taleplerin toplamıdır. 492 sayılı Harçlar Kanunu’na göre harç tüm taleplerin toplamı üzerinden alınır (16/2. mad).

Birleştirilen davalarda, kesinlik sınırı her dava için ayrı ayrı belirlenir.

İhtiyarî dava arkadaşlığında, kesinlik sınırı her dava arkadaşının davası için ayrı ayrı belirlenir.

Karşılık davada, kesinlik sınırı asıl dava ve karşılık dava için ayrı ayrı belirlenir (Kuru, B.; Hukuk Muhakemeleri Usulü, C.V, İstanbul 2001, s. 4514).

Somut olayda davacılar aynı olaydan kaynaklanan zarar nedeniyle davalıya karşı olan birden fazla talebini (maddi ve manevi tazminat) aynı davada birleştirmiştir. Objektif dava birleşmesi olarak adlandırılan bu durumda taleplerin her biri ayrı dava olmakla birlikte, görünüşte tek bir hüküm bulunduğundan temyiz kesinlik sınırının tespiti için maddi ve manevi tazminat istemlerinin toplanmaları gerekmektedir. Bu durumda davacılar vekilinin temyiz talebi kesinlik sınırının üzerinde kaldığından ön sorunun bulunmadığı sonucuna varılmıştır.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, davanın maddi ve manevi tazminat istemlerini içerdiği, her iki istemin davaların yığılmasına konu olsa bile her birinin ayrı dava olma özelliğini yitirmedikleri, maddi ve manevi tazminat istemlerinin ayrı kalemler olduğu, çoğu zaman tahkikat ve delillerin toplanması aşamalarında farklılıklar bulunduğu maddi ve manevi tazminata hükmedilebilme koşullarında da farklılıklar olduğu, nitekim Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi’nin 10. maddesinde; manevi tazminat davasının maddi tazminat veya parayla değerlendirilmesi mümkün diğer taleplerle birlikte açılması durumunda manevi tazminat açısından avukatlık ücretinin ayrı bir kalem olarak hükmedileceğinin belirtildiği, böyle olunca kesinlik sınırının belirlenmesinde maddi ve manevi tazminat miktarlarının ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiği görüşü ileri sürmüş ise de bu görüş yukarıda açıklanan gerekçelerle çoğunluk tarafından benimsenmemiş; ön sorun 18/04/2019 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile aşılarak işin esasının görüşülmesine geçilmiştir.

İşin esasının incelenmesinde;

Dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bilgi ve belgelere, Daire kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, usul ve yasaya uygun olduğu tespit edilen Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği kararın onanması gerekir.

SONUÇ: Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği kararın yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alındığından harç alınmasına yer olmadığına, 18.04.2019 gününde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.

KARŞI OY

Dava, maddi-manevi tazminata ilişkindir.

Yargılama ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay Özel Dairesince yapılmıştır.

Temyiz sınırının tespitinde maddi ve manevi tazminat taleplerinin ayrı ayrı mı, yoksa toplamının mı esas alınacağı ön sorun olarak tartışılmıştır.

Sayın çoğunluk ile aramızda oluşan uyuşmazlık, bu kararların temyizi hâlinde kesinlik sınırının ne olacağı ve birden fazla dava bulunması hâlinde toplamlarının esas alınıp alınmayacağı hususudur.

Hakimin hukuki sorumluluğunu düzenleyen HMKnın 46.maddesi “...Devlet ödediği tazminat nedeniyle, sorumlu hakime ödeme tarihinden itibaren bir yıl içinde rücu eder.”

Aynı yasanın 47. maddesi ise “..- (1) Devlet aleyhine açılan tazminat davası, ilk derece ve bölge adliye mahkemesi hâkimlerinin fiil ve kararlarından dolayı, Yargıtay ilgili hukuk dairesinde; Yargıtay Başkan ve üyeleri ile kanunen onlarla aynı konumda olanların fiil ve kararlarından dolayı Yargıtay Hukuk Genel Kurulunda açılır ve ilk derece mahkemesi sıfatıyla görülür. Yargıtay ilgili hukuk dairesinin tazminat davası sonucunda vermiş olduğu kararlara ilişkin temyiz incelemesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca; bu Kurulun ilk derece mahkemesi sıfatıyla tazminat davası sonucunda vermiş olduğu kararlara ilişkin temyiz incelemesi ise Yargıtay Büyük Genel Kurulunca yapılır.

(2) -Devletin sorumlu hâkime karşı açacağı rücu davası, tazminat davasını karara bağlamış olan mahkemede görülür.” şeklinde düzenlenmiştir.

Yasa metninde de açıkça belirtildiği üzere Yargıtayın ilgili dairesi uyuşmazlığı ilk derece mahkemesi sıfatıyla çözecektir.

İlk derece mahkemelerince verilen kararların kanun yolu denetimini ise yine HMK 341. maddesi “- (1) İlk derece mahkemelerinden verilen nihai kararlar ile ihtiyati tedbir, ihtiyati haciz taleplerinin reddi ve bu taleplerin kabulü hâlinde, itiraz üzerine verilecek kararlara karşı istinaf yoluna başvurulabilir.

(2) Miktar veya değeri 3.110 Türk Lirasını geçmeyen malvarlığı davalarına ilişkin kararlar kesindir. Ancak manevi tazminat davalarında verilen kararlara karşı, miktar veya değere bakılmaksızın istinaf yoluna başvurulabilir.

(3) Alacağın bir kısmının dava edilmiş olması durumunda 3.110 Türk Liralık kesinlik sınırı alacağın tamamına göre belirlenir.

(4) Alacağın tamamının dava edilmiş olması durumunda, kararda asıl talebinin kabul edilmeyen bölümü 3.110 Türk Lirasını geçmeyen taraf, istinaf yoluna başvuramaz.

(5) İlk derece mahkemelerinin diğer kanunlarda temyiz edilebileceği veya haklarında Yargıtaya başvurulabileceği belirtilmiş olup da bölge adliye mahkemelerinin görev alanına giren dava ve işlere ilişkin nihai kararlarına karşı, bölge adliye mahkemelerine başvurulabilir.” şeklinde hüküm altına almıştır.

Aynı yasanın temyizi düzenleyen 361. maddesi “- (1) Bölge adliye mahkemesi hukuk dairelerinden verilen temyizi kabil nihai kararlar ile hakem kararlarının iptali talebi üzerine verilen kararlara karşı tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içinde temyiz yoluna başvurulabilir.

(2) Davada haklı çıkmış olan taraf da hukuki yararı bulunmak şartıyla temyiz yoluna başvurabilir.” demektedir.

Temyiz edilemeyen kararlar başlığı ile 362. madde ise “- (1) Bölge adliye mahkemelerinin aşağıdaki kararları hakkında temyiz yoluna başvurulamaz:

a) Miktar veya değeri 41.530 Türk Lirasını (bu tutar dâhil) geçmeyen davalara ilişkin kararlar.

b) 4 üncü maddede gösterilen davalar ile (23/6/1965 tarihli ve 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunundan doğup taşınmazın aynına ilişkin olan davalar hariç) özel kanunlarda sulh hukuk mahkemesinin görevine girdiği belirtilen davalarla ilgili kararlar.

c) Yargı çevresi içinde bulunan ilk derece mahkemeleri arasındaki yetki ve görev uyuşmazlıklarını çözmek için verilen kararlar ile merci tayinine ilişkin kararlar.

ç) Çekişmesiz yargı işlerinde verilen kararlar.

d) Soybağına ilişkin sonuçlar doğuran davalar hariç olmak üzere, nüfus kayıtlarının düzeltilmesine ilişkin davalarla ilgili kararlar.

e) Yargı çevresi içindeki ilk derece mahkemeleri hâkimlerinin davayı görmeye hukuki veya fiilî engellerinin çıkması hâlinde, davanın o yargı çevresi içindeki başka bir mahkemeye nakline ilişkin kararlar.

f) Geçici hukuki korumalar hakkında verilen kararlar.

(2) Birinci fıkranın (a) bendindeki kararlarda alacağın bir kısmının dava edilmiş olması durumunda, 41.530 Türk Liralık kesinlik sınırı alacağın tamamına göre belirlenir. Alacağın tamamının dava edilmiş olması hâlinde, kararda asıl talebinin kabul edilmeyen bölümü 41.530 Türk Lirasını geçmeyen tarafın temyiz hakkı yoktur. Ancak, karşı taraf temyiz yoluna başvurduğu takdirde, diğer taraf da düzenleyeceği cevap dilekçesiyle kararı temyiz edebilir.” şeklinde düzenlenmiştir.

Bu yasal düzenlemeleri birlikte değerlendirdiğimizde;

Davaya ilk derece mahkemesi sıfatıyla bakılmıştır.

Hüküm altına alınan miktar maddi- manevi tazminata ilişkindir.

İlk derece mahkemesinde hüküm altına alınan manevi tazminat, miktara bakılmaksızın kanun yolu denetimine tabidir.

Hüküm altına alınan miktarı Devlet ilgili hakime rücu eder.

Miktar sınırlaması İstinaf mahkemesince verilen kararlarda bulunmaktadır.

Hukuk Genel Kurulu, somut olayda kanun yolu denetimi yapmaktadır.

Bölge Adliye Mahkemelerince verilen kararların temyizi mümkündür.

Bu ilkeleri belirledikten sonra somut olaya döndüğümüzde; İlk derece mahkemelerince verilen nihai kararların hukuki denetim mercii olarak istinaf mahkemeleri gösterilmiş, istinaf mahkemelerinden verilen kararlar için ise Yargıtay hukuki denetim makamı olarak belirlenmiştir.

Ne var ki Yargıtay ilgili dairesince ilk derece mahkemesi sıfatıyla çözüme kavuşturulan uyuşmazlıkların hukuki denetiminde kesinlik sınırına ilişkin açık bir düzenleme getirilmemiştir. İşte bu nedenle somut uyuşmazlık ile hüküm altına alınan miktarın kanun yolu denetiminin mümkün olup olmadığı tartışma konusu olmuştur.

Yasalarda açıkça hüküm bulunmayan hallerde, gerekmesi halinde hakim kendisi kanun koyucu olsaydı nasıl bir düzenleme getirecek idiyse o şekilde yorum yapmak suretiyle bir çözüm üretmek zorundadır.

Hakim çözüm üretirken, (yasaları yorumlarken) işin niteliğine uygun yorum yapmalıdır.

İşin niteliği,yasa yolu denetimidir. Asıl olan ilk derece mahkemelerince verilen manevi tazminata ilişkin kararların miktara bakılmaksızın yasa yolu denetimine tabi tutulmasıdır.

Yasa koyucu hakimlerin verdiği kararlar nedeniyle açılacak tazminat davalarında ilgili Yargıtay özel dairesini görevli kılmak suretiyle daha iyi, daha güvenli bir yargılama yapılmasını garanti altına almak istemiştir. Daha güvenli bir yargılamayı amaçlayan yasa koyucunun verilen kararı hukuki denetim dışında tutmak istemesi düşünülemeyecektir. Sıradan vatandaşların ilk derece mahkemesince, yargılaması sonucu hüküm altına alınan manevi tazminat istekleri miktara bakılmaksızın yasa yolu denetimine tabi tutulurken, somut olayın bu denetimden mahrum bırakılması her şey bir yana “yargı organları önünde eşitlik” prensibine de aykırı düşeceği gibi hak arama hürriyetinin de kısıtlanması niteliğinde olacaktır.

Yasa yolu denetiminin bir üst mahkemece yapılması gerektiği hususunda şüphe yoktur. O nedenle ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay özel dairesince verilen kararın denetim makamının istinaf mahkemesi olmayıp Hukuk Genel Kurulu olacağı izahtan varestedir.

Diğer yandan mahkemeye erişim hakkı ilgililerin en kutsal haklarından birisidir. Hakim yapacağı yorumlarda bunu dahi gözden uzak tutmamalıdır. Asıl olan verilen kararların yasa yoluna tabi tutulmasıdır. Bunun aksi ancak yasal düzenlemeyi gerektirir. Yukarıda belirtilen yasa maddelerinde de açıklandığı üzere ilk derece mahkemelerince verilen manevi tazminata ilişkin kararların üst mahkemece denetimini engelleyen bir hüküm bulunmadığı gibi aksine miktara bakılmaksızın denetime tabi tutulmuştur.

Temyiz denetimi açısından bu açıklamaları yaptıktan sonra, maddi ve manevi tazminat davalarının birlikte açılması halinde temyiz sınırının tespitinde her iki davanın toplamının esas alınıp alınmayacağı tartışmasına gelince; bilindiği üzere 6100 sayılı HMK’nın 110. maddesi Davaların yığılması başlığıyla davacının birbirinden bağımsız birden fazla talebini aynı davalıya karşı aynı dava dilekçesinde ileri sürebileceğini düzenlemiştir. İlgili, bu bağımsız taleplerini ayrı ayrı dava konusu yapabilecektir. Ayrı ayrı dava konusu yapıldığında temyiz kesinlik sınırı her talep için ayrı değerlendirilecektir. Ayrı açılan davalar birleştirilse dahi her dava bağımsız kimliğini koruduğu için hükmün dahi ayrı ayrı kurulması gerektiğinden temyiz inceleme sınırı dahi ayrı belirlenecektir.

Yasalar ve yargı mercileri önünde herkes eşittir. Bu nedenle aynı usul kurallarına tabi olmaları gerekir. Davacının birden fazla talebini aynı dava dilekçesinde dava konusu yapması halinde toplam bedel temyiz sınırının üzerinde olacakken, ayrı davalara konu yapması halinde temyiz sınırının altında kalabilecektir. Yine ihtiyari dava arkadaşlığında da toplam taleplerin esas alınması halinde, ayrı ayrı dava açanlar ile temyiz sınırı farklı olacağı için ayrı dava açan temyize gelemezken birlikte dava açanlar gelebilecektir. Bu dahi kanun önünde eşitlik prensibine aykırı olacaktır.

Yine her hangi bir mahkeme elindeki davaya başka bir mahkeme sıfatıyla bakıyorsa, hangi sıfatla işe bakıyorsa üstlendiği sıfatın tabi olduğu usul hukukuna tabidir. Örneğin asliye hukuk mahkemesi elindeki işe tüketici mahkemesi sıfatıyla bakıyorsa, uygulayacağı yargılama usulü basit yargılama usulüdür. Yasa yolu aşamasında bu usul değişmez. Yargıtay da elindeki işe ilk derece mahkemesi sıfatıyla baktığına göre uygulayacağı hükümler ilk derece mahkemesinin uygulayacağı hükümlerdir. Yasa yolu aşamasında bu hükümler değişmez. Yani bu aşamada istinaf mahkemelerinin tabi olduğu yasa yolu hükümleri uygulanamaz. Yasa yolunda da ilk derece mahkemelerinin tabi olduğu hükümler uygulanmalıdır.

Bu açıklamalar sonucunda, ön sorun açısından ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay ilgili dairesince verilen manevi tazminata ilişkin kararların yasa yolu denetiminde miktar sınırlamasına tabi tutulamayacağı, maddi tazminat açısından da ilk derece mahkemesi temyiz sınırına tabi olduğu, bu bakımdan her halükarda temyiz yolunun açık olduğu, aksi yorumun işin niteliğine, yasa ve yargı önünde eşitlik prensibine aykırı, hakka ve hakka ulaşımı engelleyici nitelikte olacağı, bu nedenle işin esasına girilerek inceleme yapılması gerektiği kanaatinde olup sayın çoğunluğun toplam değer esas alınmak suretiyle temyiz yolunun açık olduğu sonucuna uluşması yönündeki görüşüne katılmıyorum.